15 Aralık 2017 - 27 Ocak 2018 tarihleri arasında SANATORIUM'da gerçekleşecek Ali İbrahim Öcal'ın Ölü Doğa - Nature Morte adlı kişisel sergisi üzerine İstanbul Art News dergisinden Melike Bayık'ın röportajı

Kişisel bir hikayenin parçaları

Ali İbrahim Öcal, birçok farklı disiplini bir araya getiren yeni sergisi "Ölü Doğa"da içinde yaşadığımız doğal ekosistemin ürünlerini, ağaç yaprakları, gövdeleri ve dallarıyla birlikte, özel bir alana, galeriye taşıyor. Sergi Sanatorium'da izlenebiliyor. 

Multidisipliner üretimleriyle tanıdığımız Ali İbrahim Öcal, doğa ve onun varlığı ile insan ilişkisi arasındaki derin dengeyi araştırdığı eserlerinde gül dikenlerinden ağaç kabuğu frotajlarına, bronz heykelden düzleminden uzaklaşmış, yamuk ağaç dallarına kadar farklı malzemeler ve üretim pratikleriyle yeni eserlerini ortaya çıkarıyor. İçinde yaşadığı doğal ekosistemin ürünlerini, onlara görünürlük ve farkındalık kazandırabilecek şekilde, kamusal alandan özel bir yapı içine, galeriye taşıyor. Doğal yaşamın özel bir alana nasıl taşınabileceği sorgusu üzerinden sergisini ortaya koyuyor. Sanatçının habitat içindeki yaşam ile dünyayı kavrayış biçimine ışık tuttuğu "Ölü Doğa" sergisi 15 Aralık-27 Ocak tarihleri arasında Saııatorium Galeri'de izlenebilir. 

Son kişisel serginiz, neredeyse dört yıl önce gerçekleştirdiğiniz "Cennet"ti. O sergide daha çok, insan ile doğa ilişkisinin zorunlu birlikteliği üzerinden ilerleyen, genel anlamda tuval üzerine akrilikle oluşturduğunuz bir seriyi izlemiştik. Geçen dört yıl içinde sanatsal pratiğinizde ve estetik yöneliminizde neler değişti? Nasıl bir yol aldınız? 

 Evet, son kişisel sergimin üzerinden bir hayli zaman geçti. Bu sergi bir bakıma geçen uzun zamanın yanıtı olarak karşımıza çıkıyor. Uzun bir düşünme sürecinin ardından geçtiğimiz mayıs ayından itibaren işleri üretmeye başladım. Bunların bir bölümünde kullandığım materyaller mevsim şartlarına ve doğa koşullara bağlı olduğu için üretim sürecim biraz uzun sürdü. Düşünce pratiğimde pek fazla bir şey değişmedi aslında. Genel anlamda birbirine benzer konularla ilgileniyorum. Bu sergi, biçim olarak diğer sergilerimden ayrışsa da birbirleri ile temas halinde olduklarına inanıyorum. Yani, dünyayı kavrayış biçimleri birbirine çok yakın seriler. Üretim biçimimin değişmesinden ziyade çeşitlendiğinden bahsedebiliriz. Baştan beri, ilgilendiğim konuya ve duruma paralellik gösteren malzemeyi seçen bir sanatçıyım ve bunun son dönemde daha da yoğunlaştığını söyleyebilirim. Tuval, fotoğraf, daha geniş anlamda düzlem, sıradan bir temsil değil ve dolasıyla geleneğin arkasındakiler ile beraber algılanmakta. Fakat bazen düzlemin yetmediği alanlarda ya da stüdyonun dar geldiği zamanlarda dışarı çıkıp geri gelmek gerektiğine inanıyorum.

"Ölü Doğa" adlı serginizin genel çerçevesinden söz eder misiniz? 
 Sergide birçok farklı disiplin bir araya geliyor. Daha önce ürettiğim serilere ait işlerin yanı sıra buluntu ve hazır nesnelerden üretilmiş eserler de sergileniyor. Ayrıca bu işlere heykel, video enstalasyon ve bir enstalasyon da eşlik ediyor. Bu anlamda önceki işlerimi bilen izleyicileri farklı bir sergi bekliyor olacak. Sergideki tüm işlerin ortak yönü ise işleri meydana getiren parçaların ve imgelerin tamamının yaşadığım ya da dolaşımda bulunduğum yerlerden geliyor olması. Serginin merkezinde yer alan olgulardan biri, içinde yaşadığım habitatlarm parça parça ve farklı bağlamlar aracılığıyla galeri mekanına taşınması. Bu taşıma eylemi elbette yaşama ve temasa dair olan örtük içeriği çözümleme çabası. 

Sergide yedi farklı teknikle üretilmiş ancak konu bağlamında iç içe geçmiş eserlerinizi izliyoruz. Bu eserlerden ilki siyah alüminyum malzeme üzerine frotaj tekniğiyle ortaya çıkardığınız triptik işiniz. Bu işinizin genel çerçevesinden ve üretim hikayesinden söz eder misiniz? 
 Serginin ilk ortaya çıkan işi diyebilirim; hem düşünsel hem pratik anlamda. "Galeri alanına bir ağacın gövdesini nasıl yerleştirebilirim?" sorusuyla başladı her şey. Gövdenin kendisini ya da imgesini taşımak yerine izini sergiye yerleştirmeyi tercih ettim. Tabii bu izi taşımanın birçok yönetimi var. Frotaj yapabileceğim birkaç malzeme denemesinin ardından sonuca alüminyum ve epoksiyle ulaştım. Kullandığım malzemenin fiziksel özellikleri ise işin bağlamını başka bir boyuta taşıdı. Sonuç, bir beden olarak karşımda duran başka bir bedenin detaylarına sızmaya çalışan el hareketlerinin grafiği oldu bir bakıma. Sonuçtan ziyade yapım aşaması bu anlamda çok önemli bana göre. Seyircinin bu işi bir performans çıktısı olarak da algılayabileceği ihtimali beni çok heyecanlandırıyor. 

Bir diğer iş ise duvarda gördüğümüzde kendi içinde farklı bir bezeme şekliyle sistematik olarak yan yana dizilmiş, renk skalasına özellikle dikkat ettiğiniz 'manolya ağacı' yaprakları. Buradaki yapraklan nereden buldunuz ve eser üretim süreci nasıl gelişti? 
 Burada belli bir sistemle dizilmiş olan manolya ağacı yapraklarının tamamı şehir peyzajı için kullanılan, büyüme boyundan kök salma boyuna kadar, büyük ihtimalle insan tarafından yeniden tasarlanmış bir ağacın yaprakları olarak karşımızda duruyor ve yine tamamı yaşadığım yerde karşıma çıkan, dökülmüş, 'işlevi sonlanmış' kuru yapraklar. Birçok ağaç yaprağı içinden, bu ağacın yapraklarını seçmemin asıl sebebi ise şehrin ortasında en çok gözlemleyebildiğim, sürecine şahit olabildiğim bir tür olması. Tabii bir düzlem oluşturabilecek fiziksel şartlara da sahip olması benim için önemliydi. 

Sergi alanında özel bir odada bronz bir gül dalı heykeli sergileniyor. Dikenleri ya da gövdeleri bir şekilde eserlerinizde görülürken, ilk kez gül dalını bronzdan dökerek üretiyorsunuz. Söylemi, kavramı ya da teknik yapısı nedir? 
 Gerçek gül dikenlerinden üretilmiş, "El Bilir" serisinden olan işe eşlik eden bir heykel "Gül Dalı". "El Bilir" serisindeki işler malzemenin kendisiyle kavramsallaşırken, geçiciliğin mükemmelliği hakkında birtakım söylemlere de sahip. Bronz heykel ise yarattığımız uygarlıktaki insanın bu geçiciliği sabitleme güdüsünü ters köşeye yatırmaya çalışan bir iş. Diğer sergileme alanlarından görece izole edilmiş bir odada yer alması, işin tek seferde tek kişinin izleyebileceği şekilde bir kurgu sunuyor. Bu durum da bence eseri izleme anında iı onik bir durumu açığa çıkarıyor. Sıradan ve geçici olan bir parçanın sonsuz varyasyonu ile özel bir karşılaşma anı. 

Olağan formundan farklı, eğri dallara sahip kürekler... Doğal bir örüntü içinde büyümüş ve düz değil de eğimli dallardan oluşan bu küreklerin sergi içindeki önemi nedir? Nereden geldi bu dallar? 
 Bu enstalasyon fikri toprakla uğraştığım bir anda ortaya çıktı. Yani kürekle toprağı kazarken, açarken. Bir mola esnasında, küreği bahçe duvarına bıraktığım bir anda. Bu dinlenme anında gördüğüm şey oldukça ilginçti. Yan yana duran, bir tanesi araç için kullanılan, insan anatomisine ve yapılacak işe uygun olarak seçilip tasarlanmış, dümdüz, ucunda metal levha olan, bir ağacın ölü dalı. Diğeri ise hâlâ ağaçta, yaşayan, eğri büğrü fakat küreğin sapına benzer estetiğe sahip bir dal. Aklıma gelen ilk şey eğri büğrü bir sapla yapılan kürek, toprağı ne kadar işleyebilir ya da ben böyle bir kürekle toprağı ne kadar işleyebilirim sorusuydu. Diğer bir deyişle, elimizdeki kürekler günümüzde ne kadar işlevsel?
 
Sergi içinde ahşap bir yapı oluşturarak, karmaşık tahta bacaklar üstünde, arka arkaya durmuş iki ekranda, bir atın bir ekranda gövdesinin sol kısmım, diğer ekranda ise sağ kısmını izlediğimiz video görüyoruz. Buradaki hareket eskiye atıfta bulunduğunuz bir -dekadrajdan- ve ince tüy çizgileri gibi görünen bir geçişten oluşuyor. Eserin kavramsal çerçevesinden ve sergideki diğer eserlerle olan ilişkisinden bahseder misiniz? 
 Bu video enstalasyon, sergideki diğer işlerle birlikte doğal bir formu betimliyor olması bakımından ortak bir algıya sahip. Sergide gördüğümüz öbür işlerin orijinindeki halleri bakımından ise farklı bir noktada. Çünkü sergide gördüğümüz tek hayvan bedeni. Video, Veli Efendi Hipodromu'nda sabah 04.00'ten itibaren her gün üç saat antrenman yapan, performansının artması için katkı maddeleri kullandırılan, ortalama ömrü olan 10-12 senenin (doğal koşullarda yaşayanların 20-25 senedir) yarısından fazlasını esaret koşullarında yaşayan bir İngiliz atının kadıaja sıkıştırılmış hareketli imgesi. Aslında bu uzun tanım sanırım işin bağlamı hakkında yeterince ipucu veriyor. Bu iş önceki serilerde yer verdiğim tuval üzerindeki hayvan portreleri ve bedenin diğer tüm uzuvlarını yok sayan hayvan postu detaylarının bir devamı niteliğinde. Bu serinin tamamı bu videoda da olduğu gibi hayvan bedenine yaklaşımımızı masaya yatırıyor. Bedenler; seçilen kadıaj sınırlarınca, yaşamsal hallerinden ziyade, plastik çekiciliğini gösterir biçimde sıkışmış ve nefes alamayan bir düzlemde, tamamı estetize edilmiş biçimde gösteriliyor. 

Sergilemeyi seçtiğiniz malzemelerin bazılarını elde etmek oldukça güç. Mesela dikenler ya da frotaj gibi. Özellikle gül dikenlerini nasıl ve nereden buluyorsunuz? 
 Gül dikenleri ile çıkan ilk iş ve diken toplama serüvenin başlangıcından bahsetmek isterim kısaca. Diken tek başına form olarak beni cezbeden bir parça olmuştur her zaman. Bu nedenle her zaman yaşadığım mekanlarda tek tük de olsa birkaç diken türü bir köşede bulunurdu. "Cennet" sergisini hazırladığım dönemlerde, belki o günlerdeki ruh halimden kaynaklı olarak belki de sadece beğendiğim bir formu hasat etmek, biriktirmek arzusundan dolayı gül dikenleri toplamaya başladım. Biriktirdiğim dikenler çoğalmaya başladığı zaman bir iş yapma fikri gelişmeye başladı. İş, dikenleri toplama esnasındaki performansı ortaya koyacaktı ve bu fikir beni çok heyecanlandırdı. Ardından seriyi yapmaya karar verdim. Başta İstanbul'daki park ve apartman bahçelerinden budama mevsimi olan kasım ayının başına kadar yapıyordum hasadı. Şimdilerde ise daha küçük sitelerin olduğu, daha geniş boşluklara sahip, Edirne'deki apartman bahçelerinden topluyorum dikenleri. Tabii bunların kurutulması ve yerleştirileceği zemin için hazırlanması bahsettiğim performatif sürecin diğer bölümleri. 

Eserlerinizde yer alan her organik malzeme özel ve eşsiz. Bunları seçerken lokal ağaçlar, dallar ya da yapraklar olması gibi ülkeye has bir tutumunuz var mı? Yani içinde yaşadığınız coğrafyadaki doğadan mı yararlanıyorsunuz sadece? Yurt dışından kullandığınız, getirdiğiniz malzemeler var mı? 
 Şimdilik dolaşımda olduğum bölgelerden ihtiyaç duyduğum malzemeyi topluyorum. Doğal formların hemen hepsi benim için eşit niteliğe ve öneme sahip. Yani 500 senelik bir ağaç ile o ağacın gövdesindeki yosuna aynı ruh haliyle yaklaşıyorum. Bu bakımdan malzemeyi seçerken başka birkaç kriterim oluyor. En önemlisi sonucunda görmek istediğim imgeye uygunluğu. Bir diğeri ise 'işlevini' -genel insani düşüncesi çerçevesinde- artık yitirmiş olması. Bunların dışında herhangi bir ağacın kurumuş dalı, çalının dikeni ya da çiçeğin yaprağını kullanabilirim. Hangi malzemeyi kullandığımdan çok bu malzemeyle ne yaptığımın önemli olduğunu düşünüyorum. İşlerinde malzemeye sıkça başvuran sanatçılar gibi, tüm bu malzeme hikayemi anlatmama araç oluyor. 

Sergide aslında doğanın, yaşamın ve kentsel toplumlann davranışları üzerinden birey ile doğa arasındaki ilişkiyi irdeliyorsunuz. Bu açıdan bakarsak Arte Povera ile serginiz arasında bir bağ kurabilir miyiz? 
 Doğa parçalarını bu yoğunlukla, bir arada izlerken Arte Povera'nın akla gelmesi çok olağan. Arte Povera'nııı, eseri, izleyiciye eııformatik değil, duygusal ve duyumsal olarak sunması benim için çok önemli. Bu bağlamda ben de hikayelerimi izleyiciye anlatırken tek yönlü, değişebilirliği mümkün olmayan bilgiyi kullanmak yerine, izleyici tarafından duyumsanmasım ummayı tercih ediyorum. 

Peki, söz ettiğiniz bu tabiat ile ilgili yaklaşımınız, günümüz sorunu olarak küresel ısınma, yok olan doğa gibi konular hakkında bize bilgi verme ve ironi yapma amacındalar mı sizce? 
 Serginin direkt olarak böyle bir anlatıma sahip olmasından kaçınmaya çalıştım. Fakat böyle bir dönemde galeri alanına nasıl bir doğal form yerleştirirsen yerleştir günümüz sorunları üzerinden okunmaması elde değil. Evet, galeri içindeki ağaçlar hüzünlü bir siyahla gösteriliyorlar ya da toprağa giremeyen eğri saplı kürekler bir kütle halinde karşımızda duruyor. Fakat sergi, daha çok kişisel bir hikayenin parçalarıyla ilgileniyor. Yani doğal bir form olarak içinde bulunduğum yaşamsal alanlardaki dolaşımımın, dokunuşumun izlerinin bir bölümü aslında bu işler. 

Evet anlıyorum, işlerinizin enformatik tarafından kaçıyorsunuz. Fakat bugünün bir meselesi hatta problemi olduğu için görüşlerinizi almak isterim. 
 Günümüzün problemi, günümüzün hayal kırıklığı... Beş aya bir telefonumuzu, iki seneye bir arabamızı değiştirirken buzul beyazını yakından görme ihtimalimizi hiç aklımıza getirmedik. Ama şimdi bunun olmama ihtimali çok yakın. Hatta 30-35 sene sonra Hollanda'daki bir müzeyi ziyaret edememe ihtimaliz de çok yüksek. Panikleyiz... İnsanlar büyük gruplar halinde daha soğuk iklimlere kaçmaya çalışıyor. Hatta bunun için önce nedenler yaratıyorlar. Ormanlara gidiyoruz, köye yerleşmekten bahsediyoruz, hiçbir şey yapamazsak evimizin ortasına yerleştiriveriyoruz masif ağaç masayı. Ama o ağacı tekrar yerine koyamayacağımız ormanlar yanmaya devam ediyor. Sonuç olarak kainatta ilk defa tek bir tür, gezegenin bütün kimyasını değiştiriyor. Ve aynı tür bu değişimin olduğu dönemi Hiperandroposen çağı olarak adlandırıyor, yani lıiper yeni insan. Tüm bunlar olurken gezegen bu türden kendini korumak için elinden geleni yapıyor, bence iyi de yapıyor.