Daily Sabah Arts - Dünyevi bir yeraltı dünyası: Ali İbrahim Öcal’ın dehşetli natüralizmi

 

Multimedya ve karışık medya sanatçısı Ali İbrahim Öcal’ın antropomorfik çevreyi büyüleyici ve yoğun bir güzellikle yeniden canlandıran, dehşetli post-natüralist bir yansıma niteliğindeki ‘Nature Morte’ başlıklı dördüncü kişisel sergisi, Karaköy’ün yanı başındaki Kemankeş mahallesinde yer alan Sanatorium galerisinde 27 Ocak’a kadar ziyarete açık olacak.
 


Avrupa yakasının tarz sahibi ve tarihi liman semti Karaköy, bir üçüncü dalga kahve darbesiyle bir gecede tüm yaşam biçimlerini tüketen ve harcayan soylulaştırmanın yayılan dehşetine karşı hiper lokal bir cephe. Az sayıdaki asma teraslı sokakları, pahalı barlar, lüks kafeler ve dünya mutfağıyla dolu. Uğrak yerlerinin dolambaçlı labirentinin başlangıç noktası olan Kemankeş mahallesinde Kılıç Ali Paşa Külliyesi’nin 16. yüzyıla tarihlenen hamamlarının köşesinde, Sanatorium Galeri’nin boş, depo mekânı gelip geçenlere Ali İbrahim Öcal’ın “Nature Morte” adlı sergisiyle post-natüralist sanatın dünveyi yeraltı dünyasına bir pencere sunuyor.


2009 yılında sekiz sanatçı tarafından bir sanat inisiyatifi olarak kurulan Sanatorium, şimdiki haliyle kapılarını Eylül 2011’de açtı ve o zamandan beri günümüz İstanbul’unu tanımlayan yozlaşmış ve genişleyen megalopoliste geliştirilmiş şehir içi tasarımların yaratıcı ucunu sivrilten yerli ve yabancı kişisel ve karma sergiler düzenlemekte. Özellikle, tamamlanmamış ve deneysel görüntülerin hamlığını ortaya koymaktan korkmayan sanatçıların gelişmekte olan işlerinin peşinde olan galerinin duvarları ve köşeleri, zemini ve ışıkları, kuytuları ve tavanları, sanatsal sürecin açık ve aydınlanmış kamusal parçalanmasına zemin hazırlıyor. “Nature Morte” sergisi için bağımsız küratör Necmi Sönmez, sergilenen yedi işin ilham kaynağıyla uyumlu canlı, delici bir süreklilik aşılıyor.


 “Yanık Orman” (2017), çöp torbası dokusu ve görünümüyle hayali bir yanmış manzara oluşturan bir triptik.


Vitrinlerin bulunduğu giriş yolundan yürürken, endüstriyel beton muhit, tozlaşmış taşların tıslamasıyla çatlayıp yarılıyor. Taksiler dar kaldırım taşlarının arasına sıkışarak, antikacılar ve grafiti sanatçılarının doğaçlama, postmodern kent topluluklarının kafeinli görkemiyle haşır neşir oldukları hipster karmaşasında gezinen, her yeri dolduran yayaların ceketlerini ve ayakkabılarını sıyırıp geçiyor. Şehir, gezginler ve yerel halkın hayal gücünü benzer şekilde ateşlemeyi asla bırakmayan yaratıcı özsuyun sarhoş edici karışımıyla dolup taşarken, Sanatorium’un yanındaki tek sokak arasının köşesinde beş civarında sanat galerisi yer alıyor. Almanya’da doğan ve Türkiye’de eğitim gören Öcal’ın dördüncü kişisel sergisi, yerel sanatın daha büyük ufkunu bütünlüyor.


Nature Morte, Eko Sanat’ın kavramlarını ve pratiklerini, yeryüzünün olağanüstü niteliklerini günlük varoluşun normaldeki dünyevi algılarından ayıklamak için güçlü bir gözle rafine hale getiriyor ve geliştiriyor. Nietzsche’nin efsanevi “Tanrı öldü” ifadesiyle hemfikir şekilde, Sanatorium’daki güncel sergi, günlük hayatı alışılagelmiş davranışların ve düşüncelerin tekdüzeliğinden çıkararak paradigma değiştirici bir merkeziyetsizleştirme sağlıyor. Öcal, yapraklar, dikenler ve dallar gibi doğal malzemelerden yararlanırken, Shakespeare’in 1595 tarihli Kral John oyunundaki “zambağı boyamak” şeklindeki klasik deyişinde belirginleşen, “ziyankâr ve gülünç aşırılık” diye nitelediği şeye yenik düşmüyor. Buna karşılık, “Nature Morte”taki işler, küresel şehirlerin post-endüstriyel ve sürdürülemez dünyasının insanmerkezci bakış açısından doğuyor.


“El Bilir – Cosmos II” (2017), dikenlerin eş merkezli bir dolanımı.


227 santimetre genişliğindeki “Mayıs-Ağustos Manolya Skalası” (2017) için muhafaza edilerek üst üste dizilmiş manolya yapraklarını biçimlendiren ve taşlaştıran epoksi reçine, işe, metalik binalar ve piksel şaşkını gözlerin dövülmüş toprağına preslenmiş halde uygun bir estetik eş biçimlilik veriyor. Bastırılmış, sesi kesilmiş yansımalarda bronz renkli ve parıltılı bir haldeki yaprakların biçimi, zemine doğru koyulaşan tonların bir soyutlamasını meydana getirerek neredeyse kayboluyor. Daha yakından bakılınca, yaprakların omurgaları ve damarları kendilerini belli ediyor. Ve her ne kadar düzleştirilmiş olsalar da, bitkinin liflerinin dokusal bütünlüğü korunuyor. Bir tablonun niteliğiyle nefes alıyor. Bir bütün olarak görüldüğünde, ayrı renkler şok ediyor. Ayrıntıda fırça darbeleri gibi belli teknikler sadece bariz bir şekilde ölü ve kuru, çatlamış ve kesik her bir yaprağın yerleştirilmesinde açığa çıkıyor.


Bunun yanında, “Denizin Teni III” (2017), tepeli çizgilerin felç olmasıyla donmuş halde dalgalar meydana getiriyor. 250 santimetre genişliğinde bir tuvale kabaca sürülen yağlıboya, narince uygulanarak kışkırtan ustalıklı, post-realist empresyonizmle yüzey suyunun etkilerini doğuruyor. Boş, beyaz arka plan duvarına karşılık, hoşgörülü, aksiyon resmi tarzında dinamik bir cansızlık var. Grinin üç tonunda, Monet ve Pollock'u andırıyor. Mütevazı galeri mekânının ilginç, dar salonunda bronz heykel “Gül Dalı” (2017), bir standın üstünde destekli bir şekilde boşlukta salınarak yumuşak sarı ışıkların altında mağrur bir havayla sunuluyor. Yapay bir dikenli dalın tezahüründeki ince figür, tarih öncesi bir güneş kralının paha biçilmez aile yadigârı asasına yaraşır şekilde, özenli sergilenmesiyle neredeyse kutsallaşan özel alanda âdeta ilahi bir halde görünüyor. Son derece orijinal, post-natüralist akımlara özel yatkınlığıyla, sanatçının heykel işi, canlandırmacı bir eğilimle doğal ölüm temasına odaklanıyor.

 
“Nature Morte”un tek video enstalasyonu olan “Lephitos için Üç Tekrar” (2017), ata benzeyen bir gövdeye odaklanarak güçlü ve sağlıklı, canlı bir hayvanın narin ve kıvrımlı, nabız gibi atan ve kasları gergin derisini canlandırıyor. Yaratığın gergin, kaburgalı karnı çerçevelendirilmiş halde, hareketli bir görüntünün seyredilebilir standardına göre bölümlere ayrılmış. Bir doğa yaratığının boyutunun küçültülerek insan bakış açısının dar objektifinden parçalı bir soyutlamaya çevrilmesi, doğal olarak bereketli yeryüzünü gerçek zamanlı gezegensel çevre kırımının entelektüel alıştırmasına dönüştüren ölümcül insanmerkezciliğin tüm inşasına ilişkin mikrokozmik noktayı yakalıyor. “Kör Adamlar ve Fil” adlı eski Hint meseline, özellikle filin duvar şeklindeki ilk, kör izlenimine değinerek, kimsenin doğayı tam olarak kavrayamayabileceği çünkü sadece onun bir kısmını biliyor olduğu ve sonuçta kendisinin de bir parçası olduğu genel gerçeğine nihayetinde katkıda bulunuyor. Artık hayatta olmayan filozof Alan Watts'ın güldürücü bir berraklıkla tekrar tekrar açıkladığı üzere, böyle bir varsayım şu eski deyime eşdeğer: Kendi yağıyla kavrulmak. 

 
“Yanık Orman” (2017), hayali bir manzara görüntüsünün ortaya çıkması için yeterli derecede kırışıklık derecikleri, vadileri ve boğazları oluşturarak kıvrımlı plastiği biçimlendiren alüminyum epoksi reçineden tasarlanan 270 santimetre uzunluğunda bir triptik. Tekrenkli alan, bilgisayar hassasiyeti ile dikdörtgenler halinde yeniden formatlanan teorik bir gezegenin 2 boyutlu haritası gibi oranlanarak dünyevi bir yeraltı dünyası kavramını örnekliyor. “El Bilir – Cosmos II” (2017), tasarımının titiz tutarlılığı göz önüne alındığında “Nature Morte”taki görsel olarak en etkileyici iş. Bir alüminyum levha üzerine girdaplı, galaktik bir etkiyle desenlenmiş halde bağlamından koparılmış ayrı ayrı dikenlerle incelikle işlenen eser, her ne kadar kolektif bir dini estetikten ziyade bariz bir şekilde tek bir zihnin ürünü rustik bir nitelikte olsa da, bir Tibet kum tablosunun karakteristik maharetine sahip.


Son olarak, saf buluş yeniliği bakımından “Nature Morte”taki en önemli iş, sapsız bir şekilde kürek uçlarına tutturulmuş 19 ağaç dalı formundaki “İsimsiz” (2017) başlıklı enstalasyon. Ağaçsıl sülükdalların vahşi dolaşıklığında bitişik bir şekilde yukarıya doğru uzanarak, post-natüralist estetiği cisimlendiriyor. Dahası bu iş, doğaya uygulanan insanmerkezci faydacılığı sorgulayan dobra bir ifade gücüne sahip. Bir ağaç, köklü toprağını kazmayı kolaylaştırmak gibi sadece insan kullanımına yönelik değildir. Çarpıcı şekildeki dehşetli imgeleri ve ölçülü sanatsal zekasıyla Öcal, insanların toprağı kendisine işkence yapmaya zorladıklarında, yeraltı dünyasını ve onun kopmuş yapraklarını, ölü denizlerini, korunmuş uzuvlarını, yanmış ormanlarını ve kesilmiş dikenlerini fazlasıyla medenileşmiş üst diyar boyunca doğal hayatın sınırının ötesinde en doğal ölümden sanatsal dirilişe doğru ayağa kaldırdıklarını gösteriyor.