İstanbul Art News - Boşluk İçinde Yeni Boşluklar

Boşluğun sessiz umudu Sanatorium, 9 Şubat-10 Mart tarihleri arasında Mehmet Dere'nin kavramsal çerçevesini çizdiği ve eserleriyle de dahil olduğu, Yunus Emre Erdoğan, İsmail Şimşek ile Nezaket Ekici'nin yapıtlarının yer aldığı "Umutsuz Boşluk" adlı sergiye ev sahipliği yapıyor. Yunus Emre Erdoğan, "Olonıalik-Soyul" serisinden "İsimsiz", kağıt üzerine grafit, 35x50cm. 2014 HALİL YILDIRIR halilyildirir@gmail.com Sanatorium'da yer alan ve kavramsal ilhamı ile başlığını Dücane Cündioğlu'nun "Umutsuz Boşluk" adlı makalesinden alan sergi, boşluk kavramına sanatçının 'amentüsü' anlamında vurgulanan umutsuzluk durumuyla yaklaşıyor. Yani oluş, düşünce veya ideolojinin temelini oluşturan değer yargılarının yarattığı umutsuzluk durumu bu. Çünkü serginin kavramsal çerçevesini ortaya koyan Mehmet Dere'nin tabiriyle sanatçı "'Boşluğu' dönııştürememeyi, bunaltıyı, çöküşü ya da tam tersi olarak bunun ifade edilemezliğini dillendirendir. Sanatçının gerçeklik katsayısı bu anlamda kendi yarattığı 'boşluk'tadır." Boşluk kavramı ile çevresinde şekillenen eser ve sergilere sanal tarihinde sık sık rastlıyoruz. Akıllara ilk gelen örnekler arasında Marcel Duchamp'ın "Phial of Paris air"i, Yves Klein'ın "Boşluk/The Void" sergisi, Martin Creed'in "Woı k No.227: The lights going on and off'u, Gabriel Orozco'nun "Empty Slıoe Box"u yer alıyor. Sanatçılar yıllarca bir sanat eseri olarak boşluğa ya da boşluk kavramına bir şekilde dikkat çekmeye çalıştırlar, sınırları zorladılar. Boşluktu bu ama onların gördüğü bir şey vardı bu boşlukta. Dücane Cündioğlu'nun "Umutsuz Boşluk"u da ilhamını Richard Yates'iıı 1961 tarihli "Revolutionary Road" adlı romanından Justin Haythe tarafından uyarlanan, 2008 yılında gösterime girmiş aynı adlı filmde geçen replikten alıyor. Gündioğlu, başrollerini Leonardo DiCaprio ile Kale Winslet'in oynadığı, yönetmenliğini Sam Mendes'in yaptığı filmde çiftin içine saplandıkları; ruhani açmaz olarak tarif edilmeye çalışılan 'umutsuz boşluğu', deli karakteri üzerinden tartışmaya açıyor. Sergi metninde Mehmet Dere'nin de dile getirdiği üzere film: "Adından anlaşılacağı gibi Amerikan rüyasının gri bir versiyonu olarak, ironik bir biçimde kolayca okunup geçiştirilemeyecek yoğun bir sessizlik içermekte. Film konu olarak bir çiftin ait olmadığı bir hayatı yaşamanın getirdiği sıkışmışlık ve birbirine ait ol (a) mamanın gerçekliği içinde çift anlamlı bir açmaz olarak okunabilmektedir. Filmin görünen yapısı çiftin var oldukları dış dünyada istikrar-istikıarsızlık, gerçek-gerçekdışılık, anlam-boşluk arası bir denge kurma çabası olarak viıcûd bulmaktadır." Filmdeki 'umutsuz boşluk' da bu bağlamda 'Potemkin köyü' tabirini anımsatıyor. 'Potemkin köyü' kısaca, günümüzde, dışarıdan bakana gerçekte olduğundan daha iyi gösterilmeye çalışılan yapılar için kullanılıyor. Filmlerde, sosyal medyada ya da çevrenizde sürekli temsil edilmeye çalışılan mutlu aile tablosu gibi... Fakat sergideki 'umutsuz boşluk', kurumsal bir eleştiri ve mekana müdahale ana teması altında toplanıyor. Basın bülteninde de belirtildiği üzere kavram olarak boşluğa "Sanatçının temsil problemi ya da temsilsizliğinin temsili; yer değiştiren değerlerin içinde bulunduğumuz dünyanın değerleriyle ters orantılı olarak kendini yerinden ederek var eder. Sanatçının başarısızlığı ve sessizliği arama serüveni bir anlamda onun kaderidir. Boşluk bu anlamda görünmezin görünen üretimi olarak ortaya çıkar" sözleri üzerinden bakılıyor. Sergide "Bliııd" (2007) adlı videosuyla yer alan Nezaket Ekici'nin performansları acı ve fiziksel dayanıklılık deneyleriyle mizahı kaynaştıran, enerjik, hiddetli ve hedef odaklı çalışmalar olarak dikkat çekiyor. Sanatçının "Blind" videosundaki performansının esin kaynağı Max Ernst'in 1923 tarihli "Sainl Cecilia-The Invisible Piano" isimli resmine dayanıyor. Efsaneye göre Caecilia, 3. yüzyıl Roma kaymakamı Turcius Almachius'un emriyle, bazı erkekleri yasak olmasına rağmen kendi dini olan Hıristiyanlığa döndürmesinden dolayı bir 'calcadrium'a (bir tür hamam) getirilmiş. Ancak Caecilia bu durumdan yara bile almadan kurtulmuş. Nezaket Ekici de performansında benzer bir şekilde kendisini, izleyene 'tutsak' olarak sunuyor. Kolları haricinde, vücudunun geri kalanını komple kaplayan, alçıdan dökülmüş dik bir lahitin içine giriyor. Sadece kollarının küçük açıklıklarından gelen az bir havayla nefes alabiliyor. Kendisini bu hapishanemsi lahitten kurtarmak için bileklerine bağlı şekilde bir elinde ahşap tokmak, diğer elinde de muşta tutuyor. İçine girdiği alçı dökümü de bu sayede yavaş yavaş kırmaya, yıkmaya çalışıyor. Bu hapishane tasvirli lahit, bir yerde onun umutsuz boşluğu oluyor. Sanatçı alçı dökümün, baş kısımlarına gelen yerlerini kırmakta hayli zorlansa da onu kırdığında doya doya nefes alması umutsuzluktan ziyade umudun bir göstergesi haline geliyor. Videonun sonunda kalıptan çıkan Ekici, kalıba girmeden önceki haline benziyor fakat hiçbir zaman aynısı olmuyor; çünkü boşluk bizim gibi onu da fazlasıyla doldurmuş oluyor! Mehmet Dere "Umutsuz Boşluk"ta "Mim" isimli mekan odaklı yerleştirme işiyle yer alıyor. Dere'nin mekana uyguladığı işlem, deprem analizleri için 'karol' adı verilen bir uygulama sonucu elde edilen ve binanın depreme dayanıklı olup olmadığını tespit etmek için kullanılan bir yöntemden esinleniyor. Betonun delinmesi sonucu çıkarılan parçanın havuca benzemesinden ötürü işlem o adı alıyor. Dere'nin bu çalışması eleştirel bir araştırma tasviri olarak da okunabilir. Çünkü sanat kumullarına 'karot' işlemini uygulamak hem onlarla ilgili birinci elden veri toplamak ve ortaya çıkan analizle de kumulların dayanıklılığına dair eleştiri raporu sunmaya dayanıyor. Çalışmasının isminden yola çıkarak daha çok mimgösterge üzerinden gidiyor. Sonrasında ise demir leblebi formları ortaya çıkıyor. Kavramsal olarak formun kendisini leblebiye indirgeyerek kaide üstünde sergiliyor. Mekana özgü çalışmalar, yapısal olarak işgal ettikleri yer ya da oranın kullanım şekline yönelik sessizlik kipinde konuşurlar. Bu bağlamda Dere'nin yapıtı mekanla kurduğu iletişimle, mekanda olmayan fakat hissedilen eleştirel bir sorgulama olarak konumlanıyor. Çalışmalarında odağını mekan ve nesnelere yönelten Yunus Emre Erdoğan, bir mağara alegorisiyle karşımıza çıkıyor. Mekanın fiziksel sınırlarıyla öznel kavrayışının sınırları arasında gidip gelen bir arayış halinde olan sanatçı, bakma eylemini iç mekana çekerek özel alanda sürdürüyor. Çalışmalarında bakışı mekanın içine hapseden, dışarıyla ilişkisini kesen indirgenmiş detaylar göze çarpan sanatçı, biraz ürkek, biraz şiddetli, biraz araştırmacı bir tavır sergiliyor. Sanatçının içsel yolculuğunun, bulunduğu alandan seçtiği kesitlerle somutlaşmakta olduğu görülüyor. Sergide mekana özgü yerleştirmeyle yer alan İsmail Şimşek, çalışmalarında hissettiği iki (iç ve dış) gerçekliği psikolojik bir fenomen olarak kullanıyor. Şimşek'in heykel çalışmaları insanı hem kaynağından öteye hem de kaynağına yönlendiren insan varlığına ve onun mekan-zaman deneyimine odaklanıyor. Sanatçının mekana özgü yerleştirmesi, halatla ürettiği heykel çalışmalarından farklı olarak mekanı merkeze alıyor. Şimşek bu anlamda örme ya da bağlama eylemini, son düğüme kadar sürdüren bir çeşit hesaplaşma olarak üretiyor. Kurumsal bir eleştirinin sessiz çığlığı olan sergide farklı disiplinlerden işler mekana yayılan boşluğun içinde yeni boşluklar yaratıyor. İşleri birer sahne olarak farz edersek sahne önü bizim için bir boşluk oluyor. İçinden çıkmak istediğimiz ya da istemediğimiz, farkında olduğumuz ya da olmadığımız ama bizi bir şekilde rahatsız eden bir boşluk... Nezaket Ekici'nin kabuğunu kırmasıyla içimize dolan umut, Mehmet Dere ve İsmail Şimşek'in mekana özgü yerleştirmeleriyle boşluğun farklı katmanlarına yayılıyor. Yunus Emre Erdoğan'ın siyah desenlerinin arasından ışığı gördüğümüz çalışmalarından oluşan yerleştirmesi ile sanatçının amentüsü üzerinden boşluğu daha iyi deneyimliyor, sahne önünde olmanın sanrılarıyla karmaşık bir ilişkinin parçası haline geliyoruz.